12 Eylül, AKP-Erdoğan İktidarıyla Sürüyor!

12 Eylül 1980, kanlı bir tarihin ara gösterilerinden biriydi. Bab-ı Ali baskınıyla iktidarlaşan ittihatçı ırkçı-milliyetçi ulusçuluk, Kemalist darbeyle kurulan demokrasiden yoksun Cumhuriyeti ayakta tutabilmek için sık sık yenilenen askeri darbelerle sürdürüldü. Onlarca farklı halk ve etnik topluluktan oluşan Anadolu –Mezopotamya topraklarını İslâm ve Türk rengiyle tekleştirmek isteyen Türkçü egemen sınıflar, özgürlük isteyen halklara yönelik soykırım ve katliamlarıyla bir halklar mezarlığına çevirmişlerdi coğrafyamızı. Demokrasi isteyen kitlelere yönelik zulüm ve baskılar tabandan gelişmekte olan faşizmle püskürtülmek istense de, özgürlük taleplerinin yükselişini bu kanlı saldırılar da engelleyemiyordu. İşçiler, emekçiler ve yoksulların yanında emeğin kurtuluşu uğruna mücadele eden devrimciler Türkçü-İslamcı faşist paramiliter güçler tarafından sokaklarda infaz ediliyor ama devrimci direniş geri püskürtülemiyordu.

Ve ezilen halkların ve emekçi sınıfların başında baskı ve zulüm aracı olarak duran Türk ordusu egemen sınıfların çıkarları ve sömürgeci sistemin devamı için mutat görevini yeniden gündeme soktu: 1960’da, 1970’de olduğu gibi bu kez de 12 Eylül 1980’de Türk ordusu bir darbe ile parlâmentoyu bütünüyle feshederek politik iktidara el koydu. Böylece Türk tarihine kanla yazılmış kirli bir sayfa daha eklendi.

Bu darbe, halkların ve emekçi sınıfların özgürlük mücadelelerini yönetmekte güçlük çeken kapitalist-sömürgeci Türk Devleti’nin, baştan beri kanla, işkenceyle, zulümle sürdürdüğü yönetiminin, doğrudan asker eliyle gerçekleştirilen açık biçiminden başka bir şey değildir.

12 Eylül’de sivil iktidarı gasp eden Kenan Evren Cuntası, dünya emperyalist güçlerinin desteği ve kendi egemen sınıflarının onayı ile iktidara geldiler. Biliriz ki her askeri darbe, egemenlerin çıkarlarının korunması amacıyla ve onların onayıyla gerçekleştirilebilir ve yoksul kitleler ve işçi ve emekçilerin kanları üzerinde yükselir. 12 Eylül Askeri Darbesi, diktatörlerinin açıklamasıyla, halkların daha onurlu bir yaşam için özgürlük istemlerine karşı önceden kurgulanmış gerici bir saldırı idi. Öncesinde Maraş, Çorum ve benzeri yerlerde Alevi halkı üzerine yöneltilen katliamlar 12 Eylül sürecinde Sivas’ta Madımak’ta hala tütüyordu.

Kuzey Kürdistan topraklarında Kürt ve diğer kadim halklara yönelik soykırım girişimleri bir bütün olarak Kuzey Kürdistan’ın yeniden işgaline dönüştürüldü. Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı,  98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişinin cezası infaz edildi. On binlerce kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı; 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. Bu süreçte 171 kişi gözaltında işkencede öldü. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 14 kişi açlık grevinde öldü.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. Binlerce öğretmen, akademisyen ve sanatçının işine son verildi. Gazeteciler cezaevine girdi ya da  saldırıya uğradı. Üç gazeteci silahlı saldırıda öldürüldü; gazeteler bir yıla yakın zaman yayın yapamadı, 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Kurulan diktatörlük, sivil yönetime geçildiğinde de darbe sonrası Askeri Cuntanın hazırladığı yaklaşık 800 civarında yasayla yönetilmeye devam etti. Darbeciler bu yasalarla sömürgeci diktatörlük sistemlerinin varlığını uzun süre koruyabilmeyi amaçlamaktaydılar.

Bütün bunlara rağmen ne halkların özgürlük istemleri engellenebildi ne de emekçi sınıfların ve devrimcilerin daha güzel bir dünya istemi geri püskürtülebildi. Tersine, 12 Eylül adım adım Türk devletinin rutin uygulamaları sınırlarına doğru geriletilirken, 12 Eylül’ün kronikleştirdiği politik istikrarsızlık, özellikle Kürt Özgürlük mücadelesinin de hızla yükselmesini de engellemeye yönelik olarak AKP ve Tayyip Erdoğan heyulasını yaratarak, başlatılan işin sürdürülmesi göreviyle donattı.

Bugün, 12 Eylül’ün yarattığı ortamdan yeşeren, 12 Eylül anlayışına ölümüne bağlı çok daha ağır bir zulüm iktidarı, eli kanlı faşist bir diktatör, 12 Eylül mirasını kullanarak halkları ve emekçi sınıfları teslim almaya çalışmaktadır. 12 Eylül günümüzde daha kanlı, daha baskıcı olarak sürdürülmektedir.

Ama gün, o gün değildir. Bugün halklar ve emekçi sınıflar birlikte mücadelenin önemini bilerek birleşme süreçlerini güçlendirmiş; Kürt halkı özgürlük için verdiği bedellere sahip çıkarak bölge halklarının ışığı ve umudu haline gelmiş, özgürlük ışığı Anadolu-Mezopotamya topraklarının dışına da taşarak geleceğe umut olmuştur.

Tarih, bütün diktatörlüklerin ve diktatörlerin sonunun hüsran olduğunu sayısız örneklerle göstermektedir. Evren faşizmi gibi AKP-Erdoğan faşizmi de bu sonu yaşamaktan kurtulamayacaklardır.

Çünkü emekçi sınıfların ellerinde, halkların birlikte mücadelesi ile insan onuruna yakışan, emek eksenli, çoğulcu ve paylaşımcı toplumsal modellerin gerçekleşebileceğine yönelik umudumuz Komün’den Rojava’ya büyüyerek var olmuştur ve hep var olacaktır.

12 Eylül bugün de yaşamaktadır. Ve biliyoruz ki sonu zorba sistemlerinin bütününün sonundan farklı olmayacaktır.

Kahrolsun sömürgeci kapitalizm!

Yaşasın ezilen halkların ve emeğin birleşik özgürlük mücadelesi.

HDK-A Almanya